Günlük!
Günlük!
Bilincim akmıyor. Önüne setler konmuş. Rüyalara mahkum düşünceler zihnimi katılaştırıyor ve her kırılgan maddenin başına gelecek şekilde zaman kafamdakileri darmadağın ediyor.
Öfkeleniyorum. Küfürleniyorum. Hayatın güzelliklerini göremiyorum. Daha da kötüsü hayatın güzellikler sunmadığını, aksine; insanların, olayların ve zamanın zifiri karanlık bir döngünün içinde sonsuza yuvarlandığını savunuyorum. Belki de haklıyım. Ama yumuşak hayallere ihtiyacım var. Her insan gibi kandırılmaya ihtiyacım var. Çok doğru söylüyorsun ey filozof deyip inadına gülmeye, artık nasıl tanımlanırsa tanımlansın düzenin içinde düzene karşı kafamdakileri haykırasım var. Deli olasım, olamazsam bile deli rolü yapasım var. İnsansızlığın içinde üç kuruş için kendimi yediğim bu zamanların hesabını sormaya kendini adamış şövalyenin elleri ve kolları bağlanmış. Nasıl öfkeden duvardan duvara atmaz kendini? Nasıl dayanır bu zulme? Gerçekten gülebilir mi bütün bunları görüyorken? Dışardan nasıl göründüğünü umursar mı sizce?
Abartıyor muyum? Yaşadığım sıkıntılardan sarılacağım başka bir şey olmadığı için yaşadıklarımı birkaç boy büyük mü gösteriyorum? Aşk meydan savaşını tenlerde verir ve muhakkak yenilir çığlık çığlığa; ben neden düelloya davet ettim hayatı? Teke tek... Binlerce yüzü olan canavar, fantastik öykülerden fırlamış gibi, adı: Hayat. Ben ise sadece ben... Aşkın yürekli yok oluşuna benzemeyecek bu. Sessiz, ya da afedersiniz, sadece kılıçların çarpışları. Kılıçlar? Borsaların hüküm sürdüğü dünyamız için ne kadar da iyimser. Hala umudum var demek ki. Şöyle olması bile şansken üstelik: Karşılıklı iki kovboy, bir iki üç ve bum... Televizyonların söylediklerine inanmamaya başladığımda anladım düello fikri başlı başına ütopya. O insanlar o fikirler ve o bulutsu cesaretler yok artık. Biz (ben yani ve birkaç kişi belki) o bulutsu cesaretlerin çöle düşen damlalarıyız. Düşer düşmez kuruduk. Kafa yorduk ve yoruyoruz. Yokuz halbuki... Sıcacık çaresizliğimizin içinde kılıçlı, tabancalı düelloları özlüyoruz. Düellosuz ipeksi hayatın düşünü bile kuramıyoruz. Ne mi oluyor gerçekte? Binlerce yüzü olan hayat, canavar olan ve sesi popüler müziğin arkasına saklanan. O hayat... Eğer her şey düşündüğümüz gibi giderse düello meydanına getirebildiğimiz o hayat; bir diyor ve öldürüyor bizi. Yoktuk zaten, yokluğumuzu da öldürüyor. Eğer o yokluğumuzda isyan ederse bir şeye bir yerde yükselterek sesini, o yokluğumuzu da öldürüyor...
Gelelim kendime dışardan bakınca gördüğüm; tespit yapıp çözüm sunmayan ukala felsefeme...
Sonu bilmenin kolaylığıyla atıp tuttuğumu düşündüğüm zamanlara ve kıskacın içinde yaşamanın benliğime yaşattığı sinsice mutluluğun kan kokan tadına...
Gelelim...
Fark ettiğim ve ağ tutan depresif çözümsüzlüğün “depresif” kısmını muhafaza edip “çözümsüzlük” kısmını atmalı. Çözümsüzlük dolaşan ipe benziyor, tekrar üst üste ve kan ter içinde bir şeyler yaptığını sanıyor insan hiçbir şey yapmadan. Herhangi bir durumla karşı karşıya kalabilirim. Günlük hayatım dişlerimi sıkarak ve kalbim sıkışarak geçiyor olabilir. İnsanlar, insanlar ve insanlardan nefret ediyor olabilirim. İnsanlar, insanlar ve insanları seviyor olabilirim. Düğüm; kazağın örülemeyeceği anlamına geliyor. Oysa koyu, gerçek, üzerinde işaretlerin olduğu kazaklar yapmak varken neden kedi gibi ip yumağıyla oynayayım. Hem renkli, gerçek, üzerinde manzaraların olduğu kazaklar yapacak zamanlar da gelir belki...
Günlük!
Bugün Pazar...
İki günde iki kitap okudum. Ayraçsız okunan kitaplar anahtarlara benziyor. Bir köşede sadece okuyorsun. Paragraftan paragrafa atlarken anılar tutmaya çalışıyor bacaklarından. O günü, o anı, o kişiyi, o sıkıntıyı, o mutluluğu hatırlar gibi oluyorsun. Saatlerdir gezindiğin sayfalara tutunuyorsun tekrar ve anahtar deliğe giriyor. Kurtuluyorsun... Kilidin açılma sesi kalbini hızlandırıyor. Yılladır çalışmayan makine gibi her yanı toz kaplıyor göğüs kafesinde. Tekrar mahkum olup olmayacağını düşündüğün o an, kapıdan çıkıp kitabın karakterine sarıldığın o an, sadece özgürlüğü hissediyorsun. Kitap bitiyor... Ben bu haftasonu iki kere kurtuldum.
Ellio Vittorini'den FİL ve Antonio Tabucchi'den DAMASCENO MONTEIRO'NUN KAYIP BAŞI.
Tabucchi'nin kitabını aldığımı bile bilmiyordum. Dün akşam (Cumartesi) kitaplığıma bakarken buldum. Arkasını okudum, içini karıştırdım. Hiçbir fikrim yoktu oraya nasıl geldiğine dair. Okumaya başladım... Davulcu kötü sesler çıkararak sokağa girdiğinde bitirdim ve kurtuldum. Fil romanı üzerine düşünürken kendimi cinayetin içinde bulmuştum ve Porto'ya gitmiş kadar olmakla gitmenin arasındaki azcık farkı görmezden geldim. Porto... Şehirleri sevmek için gitmek gerekmez.
Facebook dalgasını kapatma kararımı aniden ve tam da bunun için almıştım. Kurtulmak için. Kapatırken nasıl olacağını bilmiyordum. Ayraçlarımı kullanmayı seviyordum. Sırf onları kullanmak için kitapları bölerdim. Bölmek! Lime lime olmuş hayatlar için gereksiz. Kitabın içine girip kendimi kandırdığımı sanmıyorum. Bütün dünyayı kandırıyorum ama kendimi asla. Ben yaşıyorum. Üstelik şimdi ayraçsız... Tabi dörtyüz sayfayı geçen kitaplar için güzel ayraçlarıma başvuracağım. Anlaşılacağı üzere sosyal medyadan ok gibi geçtim. Oradakilerin umrunda değildim. Bu beğen-yorum yap-paylaş üçgeninden gemimi çekip çıkardım...
Chuck Palahniuk Gösteri Peygamberler kitabını Görünmez Canavarlarla değiştirmiştim geçen ay. Bu ay Görünmez Peygamberlere dönebilirim. Üstelik 4K derginin konusu da içten içe yeraltından sesleniyor: Vicdan...
Japonya ligine oynadığım şuursuz iddaalar beni futbol ile hayatım arasında yansıtmalar yapmaya teşvik etti. Adını telaffuz edemediğim takımların puan durumlarına ve attıkları gollere baktım. İstatiksel varsayımlarımı geliştirip tahminler yürüttüm. Okula da böyle başlamamış mıydım? Oyuncakların arasından sıyrılıp tahminler yürüterek geldik bugünlere. Pekala Japonya ligi hakkında da zamanla bilgim olabilir. Kendi sahasında yenilmeyen takım ben bugün kumar oynadım diye ligin sonundaki takımlardan birine yenildiği için kimseye küsmem. Japonlara hiç küsemem... Çuvalla gol atar dediğim takımlar sıfır sıfır berabere kaldığı içinse kimseyi suçlayamam. Kim bilir ne oldu da gol olmadı ya da ne oldu da? Binlerce kilometre uzakta, yirmi iki tane Japon nasıl bir maç yaptılar? Kaybettiğim birkaç lira bana bir paragraf yazdırdı. Almanya ligini bildiğim halde hiçbir maçı bilememiş olmam bu durumdan daha hazin üstelik... Buradan Dostoyevski'nin Kumarbaz'ına...
Tek yanlı öfkemi kustuğum: sokarimboyleise.blogspot.com için kimseden özür dilemiyorum. Kustuklarımın arasından öğütülmemiş gıda maddeleri seçmeye çalışalım derim ben...
Hengamenin içinden: erdemgezginci.blogspot.com ise yeni hikayeler bekleyen çocuğa doymamış anne gibi... Nadasın uzunluğundan yakınıyor...
Ve birçok blog adresi aldım geçen gün. Neden bilmiyorum. Belki lazım olur diye... Parçalandığım hissini veriyor bu bana, aldıktan sonra iyi şeyler hissetmiyorum. Çöküyor boğazımdaki kulübenin çatısı ve yutkunamıyorum. Buraya yazdım ki bunları, her güzel tamlamaya blog almayayım... Yazmak engel olmaktır!
Yazmak tatmak ve bir parça daha bir parça daha, asla doyamamaktır. Yazmak eninde sonunda yemek sonrası türk kahvesidir ve ayak uzatmaktır. Yazmak ertesinde koşmak, kaslarının acımasını kaleme almaktır...
Bu yüzden yine yazdım...
Bu yüzden...
Yazıyorum...
Görüyorsun değişiyorum Günlük!
Nerede Bildiğin Günlük-1 nerede sen...
Değişiyorum. Olması gerektiği gibi...
Arayı açmamak dileğiyle.
Gezginci Erdem